. : Duyurular :  Elif Şafak resmi web sitesi: http://www.elifsafak.com.tr / Elif Şafak’ın twitter adresi: http://twitter.com/Elif_Safak / Facebook: http://www.facebook.com/Elif.Shafak
    Elif Şafak´la yeni kitabı ´Şemspare´yi konuştuk. Şafak, yeni bir romana başlamanın sancıları içinde sorularımızı yanıtladı. ´Bence bir Türk yazarın hiç ama hiç politikayla ilgilenmemek...Devamı >>

  Elif Şafak´ın mart başında çıkan yeni romanı "Aşk" kısa sürede en çok okunanlar arasındaki yerini aldı. Şafak önceki romanlarında olduğu gibi yine toplumsal kuralların, geleneklerin, gö...Devamı >>


Röportajlar
Ben kurduğumu yıkarak yazıyorum

 

ELİF ŞAFAK:

Ben kurduğumu yıkarak yazıyorum, tanrısı değil katibiyim roman karakterlerimin. Onlar şekillendiriyor kendilerini, ben de yazıyorum onların dikte ettiklerini.

 

Küçük, kenarda kalmış şeylerden yola çıkarak çağrışımların peşine düşen ve her romanında tezat olanın izini süren yazar Elif Şafak’ın yeni romanı “The Saint of Incipient Insanities”, Araf adıyla çıkıyor. İlk öykü kitabı Kem Gözlere Anadolu’yla başlayan Şafak’ın yazın serüveni, Pinhan, Şehrin Aynaları, Mahrem ve Bit Palas’la Türk Edebiyatı’na yeni bir soluk getirdi. Yazarın beşinci romanı Araf, yolları Boston’da kesişen bir grup gencin ekseninde “öteki” ve “yabancı” olmanın öyküsünü anlatıyor.

 

Ayşegül Utku Günaydın

 

* Bir yazarın, kendi dilinin elverdiği koşulları zorlaması gerektiği yönünde bir görüş vardır. Bu yüzden yazarın, dilinin zengin sözcük dağarcığı içinden sanatsal yaratımı için uygun olan sözcükleri seçmesi beklenir. Düşünsel ve heyecan veren anlamlar kazandırması için önemlidir. Bütün romanlarınızda olduğu gibi Araf’ta da dilin bütün olanaklarından yararlanmak ister gibisiniz; dili olabildiğince zorlamak gibi.

Yazar olarak Elif Şafak’ın “dil”le ilişkisi nasıl bir ilişkidir?

- Dil benim gözümde bir “anlatım aracı” değil. Dili bir olayı, fikirleri, duyguları anlatmanın aracı olarak görerek yazmadım hiçbir zaman. Bizde roman geleneğinde dil daha geri plandadır. Ön planda olan ne anlattığınızdır, nasıl anlattığınız değil. Benim romanlarımda ise “ne” anlattığım “nasıl” anlattığım ile el ele gider. Dilin yazar üzerinde muazzam bir kudreti olduğuna inanıyorum. Yani dil, pasif, şekillendirilmeyi bekleyen bir hamur yığını değildir; alıp istediğiniz gibi biçim veremezsiniz. Dilin de yazar üzerinde etkisi vardır, ve dilin karakteri yazının karakterini biçimlendirir. Velhasıl, dil benim için her zaman hayli önemli oldu.

* Marquez, en iyi kitabının ne ilk ne de son kitabı olduğunu söyler; yalnızca dizginleri elinde sonuna kadar tutabildiği için kendisince en iyisinin Kırmızı Pazartesi olduğunu belirtir. Bu noktada yazara kendi eseri içinde tanrı benzetmesi yapabiliriz; romandaki tüm karakterleri, olacakları o yaratacaktır çünkü. Tabii karakterlerin ve olayların dizginleri yazarın elinden alması durumu da söz konusu olabilir. Roman yazarken dizginleri elinde tutmak, sizce ne kadar önemlidir; romanı akışa bırakmanın sınırları, yani akışın başladığı ve bittiği yerler sizce nereleridir?

- Tüm edebi türler içinde Ego-inşası bakımından en tehlikeli, en çekici tür romandır. Romancı kendisini olayların ve karakterlerin hâkimi görmeye o kadar alışkındır ki, şişkin egolar yaratır roman sanatı. Hayatı da biçimlendirmeye kalkabilirsiniz aynı gazla, aynı alışkanlıkla. Hayat direnir. Tanrı iken birden aczinizle yüzleşirsiniz. Sonra aczinizle yüzleşmemek için tekrar sanatınıza, romanın sahasına sığınırsınız. Bu çok yaygın bir durum romancılar arasında. Benim yazma biçimim bu yolun yolcusu değil. Ben kurduğumu yıkarak yazıyorum, tanrısı değil kâtibiyim roman karakterlerimin. Onlar şekillendiriyor kendilerini, ben de yazıyorum onların dikte ettiklerini. Bazen daha güçlü kılmak istediğiniz bir karakter eriyip gidiyor ilerleyen sayfalarda. Bazen kenardan bir başka karakter yaklaşıp tüm temayı ele geçiriyor. Bu, Araf’taki Gail karakteri için de geçerli. Benim zihnimde bu Amerikalı kadın karakteri daha farklı şekillenmişti. Sonradan romanın akışı içinde bu kadar güçleneceğini ve öne çıkacağını ben de bilmiyordum. Karakterlerle diyalektik bir ilişki var. Ayrıca bir kelime beraberinde bir başka kelimeyi sürüklüyor. Romancı, karakterler ve dil ile beraber yazıyor romanı, tek başına değil. Sonuçta bence her romancıyı bekleyen bir ikilem var, “efendilik” ile “kâtiplik” arasında. Nice romancı karakterlerinin efendisi olarak, olaylar üzerinde hâkimiyet kurma arzusuyla yazıyor. Yazı bir iktidar aracına dönüşüyor o zaman. Bir de kâtiplik yaparak yazmak mümkün. Karakterlerin kâtipliğini yaparak, kurgunun akmasına, seni de şaşırtmasına izin vererek, su gibi yazmak.

* İnsan yaşamı, göstergelerden ve bunların alımlanma biçimlerinden oluşur. Barthes’ın da söz ettiği gibi “modern insan yaşamını okumakla geçirir.” Bir yazar olarak sizde, gündelik yaşamdaki imgelerin ve işaretlerin; örneğin sokak tabelaları, trafik ışıkları vs.nin hayata bakışınızda nasıl bir yeri vardır? Ve buradan yola çıkarak romanlarınızda da önemli yer tutan kentler ve sokakların yazar Elif Şafak için ne ifade ettiğini sormak istiyorum.

- Marshall Berman, Kapital’i okur gibi sokak tabelalarını okumak gerekliliğinden söz eder. Kuramsal metinleri inceler gibi, Marx’ın sözlerini yorumlar gibi okuyabilmek bir şehrin sokaklarını, tabelalarını, yazılarını, çöplerini… Türk entelijansiyası bu noktada genellikle “gündelik yaşam körü”dür. Gündelik yaşamın izlerini, alametlerini görmez. Çok az sayıda insan var entelijensiya arasında bu konulara kafa yoran. Gündelik yaşamın ne denli politik olduğunu görmüyoruz ekseriya. Hızlı modernleşme sürecimiz geçmişe olan ilgimizi merakımızı baltaladı, yaraladı. İnsanlar “küçük şeylere” olan ilgilerini yitirdiler. Bugün İstanbul’da oturdukları sokakların ne anlama geldiğini bilmeyen, merak etmeyen entelektüeller var. Osmanlıca kelimeler, geçmişin izleri ayıklanmış yaşamlarından.

Ben İstanbul’a âşığım. İstanbul’a âşık olduğum için bu şehre geldim. Ama İstanbul öyle bir şehir ki eğer “dışarlıklı” iseniz, eğer “sonradan gelen” iseniz hiçbir zaman unutturmuyor bunu. Dışardan gelenlerin bir şehri algılama biçimi ile “içerdekiler”in algılama biçimi çok farklı. Ben göçebenin aşkıyla bağlıyım İstanbul’a. Ne onunla, ne onsuz.

* Romanlarınızdaki karakterler, yaşayan ve teneffüs eden karakterler… Aynı zamanda hep bir “ayrıksılık” da söz konusu. Bu tezatlık diğer romanlarınızdaki gibi Araf’ta da kendini gösteriyor. Gündelik yaşamdaki işaretlere takıntılı ya da hiçbir yere ait olamayan göçebe ruhlu ve hep bir çelişkinin çemberi içerisinde hayatı sorgulayan karakterler bir araya geliyor. Bu ayrıksılık zaten edebiyatın özünde olan bir olgu mudur? Tezat olanın peşindesiniz diyebilir miyiz?

- Karakterlerim benim ruhdaşlarım. Hayatla barışık, uyum içinde, amacına doğru yalpalamadan ilerleyerek yaşayan insanlar hiçbir zaman ilgimi çekmedi. Son derece bunaltıcı olduklarını düşünüyorum. Onlardan ziyade arızalı insanları seviyorum ben. Damı akan, çatısında böcekler gezinen, kafası karışık, kendiyle cenk halindeki insanları seviyorum. Ya da “düzgün görünenin altında yatan aksaklığı” göstermeyi seviyorum, görünen normalliğin altında çıpınan deliliği.

* Son romanınız Araf’ı yazın serüveniniz içinde nerede görüyorsunuz? Ve sizde en çok iz bırakan yapıtınız hangisi olmuştur?

- Bende en çok iz bırakan romanım hangisidir bilemem, tartamam. Her biri ömrümün farklı dönemeçlerinde, başka başka ruh halleriyle yazıldı. Araf, adı gibi “aradalık”, “eşiktelik”, “ne orada ne burada olabilme” üzerine yazılmış bir roman.

* Görsel imge, bir duyum ya da bir algılamadır; aynı zamanda görülmeyen bir şeyin, iç dünyayla ilgili bir şeyin yerine geçer, onu gösterir. Metinlerinizdeki imgeler, okuyucuda görsel tasarımları çağrıştırıyor. Yazı dilinin görselliği sizce ne derecede önemlidir?

- Bu benim için son derece önemli bir konu, zira yazarken çoğu kez görsellikten, görsel dünyanın imgelerinden beslendiğimi fark ediyorum, bazen bir resimden, bir imgeden çıkıyor zihnim yola. Bazen karakterlerimi rüyalarımda görüyorum, ete kemiğe bürünmüş dolaşıyorlar, esmer ve bodur yapmayı düşündüğüm biri bambaşka bir kisveye bürünüyor rüyamda, sabah uyanıp tarif ediyorum nasıl göründüklerini. Kelimelerin sesi ve görselliği peşindeyim. Kelimeleri seyrederek, dilin ritmini duyarak yazıyorum.

* Bakthin’e göre romanı diğer türlerden ayıran bir özellik de çokdilli bilinçliliktir. Romanın düne, yarına ve aynı zamanda şimdiye yaklaşan bir dili vardır, şimdinin kendiliğindenliğiyle temas kurar; türü, donmaktan, kemikleşmekten kurtarır. Sizin romanlarınızda da bir çokseslilik durumu hâkim. Kendi romanlarınızı karnavalvari metinler olarak mı yorumluyorsunuz?

- Romanlarımı karnavalvari metinler olarak görüyorum, doğru. Bakthin’in kullandığı anlamda. Bilhassa Mahrem, Bit Palas, Araf… bu yazın ve yaratım geleneğine denk düşüyor. Karnavalvari metin çoksesli metindir, kendini inkar edebilen, yarattığı gerçeği parçalayabilen. Sadece “içerik”te değil, “dil”de de duyulan yankılar yaratır. Osmanlıca ile yeni Türkçeyi katman katman ayrıştırarak kullanmam da bunun bir parçası. Benim eski kelimeler ile yeni kelimeleri harmanlamam pek çok insanı şaşırttı Türkiye’de. Kullandığım Osmanlıca kelimelere hayret ettiler. Osmanlıca kelimelerden vazgeçmediğim için beni “modernite projesi”ne ihanet etmekle suçlayanlar oldu. Türkçe baltalanmış, zedelenmiş bir dil. Osmanlıca mirastan, Arapça, Farsça kelimelerden kurtulma adına fena halde budanmış bir dil. Dilde ve içerikte “yan yana gelmez” zannedilenleri yan yana getirmeyi seviyorum.

* Özgün, birbirinden çok farklı, ayrıksı ama yine de benzer karakterler yaratıyorsunuz. Bu farklılıklar bir romanın içinde güzel bir bütünsellikle bir araya gelebiliyor. Araf’ta da “öteki” ve “ötekilik” kavramı ağır basıyor. Blumialı ya da manik depresif bir tip, ya da tıpkı gerçek yaşamdaki gibi dışardan “normal” görünen ama içlerinde çok farklı çelişkileri yaşayan takıntılı tipler… Kahramanlardan ziyade, romanlarınızda karakterlere önem veriyor gibisiniz. Sizce kahraman, karakter, tip ya da stereotip ne ifade ediyor?

- Bertold Brecht’in şiarı hayatımın önemli göstergelerinden biridir. “Toplumca ihtiyacımız kahramanlar değil, kahramanlara ihtiyacı olmayan bir toplum”dur bence de. Kahramanlardan da, kahramanlık ihtiyacından da hazzetmiyorum. Anti-kahramanlar da tehlikeli, zira onlar da kendi “anti” sıfatlarına çöreklenerek kahramanlaşıyorlar. Karakterleri seviyorum, zaafları olan, canları yanan, kenarda kalan insanları yazıyorum. Hakikatin katmanlı ve katmerli olduğuna inanıyorum, o katmanlar arasında gezinmek zaten kahraman ya da stereotip yazma geleneğinin tamamen dışına çıkabilmenize yardımcı oluyor. Romanlarımdaki karakterler ne kahraman, ne stereotip. Ruhdaşlarım onlar.

* Kültürel tarih, kadın çalışmaları, kültürel çalışmalar, dinler tarihi, din felsefesi, siyaset felsefesi, mikrotarihçilik çalışmaları gibi alanlarda okumaktan, düşünmekten ve yazmaktan büyük keyif aldığınızı söylüyorsunuz. Sizce roman her şeyden, her kaynaktan beslenebilen bir tür müdür? Bu alanlar arası etkileşimin romanlarınıza nasıl yansıdığını düşünüyorsunuz?

- Roman iki şeyden beslenir bilhassa: Büyü-bozumu üzerine kurulu bilgi dünyasından ve bilgi dünyasını tırtıklayarak delik deşik eden büyü dünyasından. Her iki dünya da benim yaşamımın önemli parçaları, akıntıları. Bir yandan bilgi dünyasına tutkuyla bağlıyım, akademik çalışmalardan, entelektüel derinlikten besleniyor ve büyük keyif alıyorum. Öte yandan, bilgi dünyasının el atamadığı o ruhani alanda dolaşmaktan da keyif alıyor ve aynı zamanda hüzün duyuyorum. İkisi arasında zigzaglar çizer benim yaşamım. İçimdeki mutasavvıf sevmez bilginin iktidarını. Sezginin peşinden seyreder. Daima bilincindeyim içimdeki mutasavvıf ile içimdeki muallimin kavgasının. Romanlarıma yansıyan bu daimi kavga.

* Son romanınız -Türkçe adıyla- Araf’ı nasıl bir psikolojiyle ve ne kadar zaman içinde yazdınız?

- Araf’ı kendime savaş açarak, tam bir cenk haliyle, beden ve ruh sağlığımı hırpalaya hırpalaya uykusuz saçma sapan deli bir tempoyla 6 ayda yazdım. Bittiğinde yeniden normalleşebilmem için epey vakit geçmesi gerekti. Biter bitmez elimden attım romanı, gitsin uzaklaşsın istedim. Ancak aradan aylar geçtikten sonra şimdi artık bir dosttan bahseder gibi rahat, güvenle konuşabiliyorum hakkında ama bunun için zaman geçmesi gerekti üzerinden.

* Romanın imgeleminizde İngilizce canlandığını söylüyorsunuz; bu nasıl bir süreçti? İki dile de çok hâkim olduğunuza göre sizin için Türkçe yazmak ile İngilizce yazmak arasındaki fark nedir?

- Dillerin dokusu ve mayası o kadar farklı ki her iki dili farklı biçimlerde kullanıyorum ve her iki dil benim zihnimi farklı şekillendiriyor. Bir de şu var, İngilizce yazdıkça Türkçeyi de daha iyi çözümlüyor, özümsüyorum. İki dil arasında seyahat ettikçe dillerin yapısal özellikleri ve bu özelliklerin kültürlere, cemaatlere etkisi üzerine daha çok gözlemde bulunuyorsunuz. Türkçe budanmış bir dil. Merkezileştirilmiş, askerileştirilmiş, ayıklanmış, budanmış bir dil. Edebiyat ve sanat bu merkezi alçıyı kıracak. Sokağın dilleri sızacak edebiyata, altkültürlerin kelimeleri sızacak, azınlıkların sözleri, sessizlikler, ayıklanmış kelimeler kavramlar sızacak, Bakthin’in bahsettiği “heteroglossia”yi, yani çok-sesli-dil’i yaratmak durumundayız, bize dayatılan bu hızlandırılmış modernite projesinin “üniforma dil”ine karşı.

* Türkiye’de bir kadın yazar olmanın olumsuz tarafları var mı?

Türkiye’de yazın dünyası “yazı” değil, “yazar odaklı”. Bilhassa romancılar için bunun izleri çok belirgin. Yazdığınız roman değil sizsiniz konuşulan. Oysa romancının edebi eleştiri yazılarına da ihtiyacı var. Eleştirmenlerin analizlerinden beslenememek romancıları da köreltiyor. Konuşulan sadece kişilikleri, hatta sadece görünüşleri. Böyle bir ortamda entelektüel paylaşım, zenginlik nasıl sağlanabilir. Herkesi yıpratan bu ortam kadın romancı için daha da büyük zorluklar doğuruyor. “Modern” görüntümüz altında son derece cinsiyetçi bir yapıya sahibiz. Kadına saygı göstermiyoruz. Bir kadının saygı görebilmesi için illa ki ve bir an evvel yaşlanması lazım bu toplumda. Kadınlıktan, cinsellikten, cinsiyetinizden uzaklaşıp “yaşlı kadın yazar” olduğunuz noktada saygı görüyorsunuz.

 

 

 

Varlık Dergisi, Kitap Eki, Mayıs 2004

 

 

İzlenme : 4357
Geri Dönmek İçin Tıklayın
www.elifsafak.com.tr      :                                                         © 2006 - 2014 www.elifsafak.us